25 Ağustos 2009 Salı

Başlarken...

Müzik her zaman için hayatımın en önemli parçalarından oldu. Kimi zaman çok sevdiğim hatta müzik literatürüne “die hard fan” olarak girmiş, Türkçe’ye “ölümüne fanatik” şeklinde tercüme edebileceğimiz bir tavırla bağlı bulunduğum grupları, şarkıları, başkaları ile paylaşmak istemeyişim, sadece benim için müzik yapmaları hayalini kurmam gibi fazlasıyla bencil bir tavır takınsam da heavy metali ve heavy metalin beraberinde getirdiği sosyo-kültürel, sosyo-politik mevzuları ortaya sermek her zaman için en büyük zevklerimden ve gerekliliklerimden biri oldu. Ekonomi, kültür, aşk, sevgi, nefret, ateizm, din ve yerleşik toplum karşıtı tavırlar yani toplum ve heavy metal hep diyalektik bir ilişki içerisinde oldu. Zaten yıllardır da bu diyalektik ilişkinin varlığını gerek yazı yazdığım dergilerde, katıldığım radyo programlarında, internette bulunan çeşitli forumlarda ortaya koymaya çalıştım. Çünkü heavy metale asıl büyüsünü veren şeyin ve milyonlarca insanın hiçbir müzik akımı ile karşılaştırılamayacak biçimde “die hard” tavırla bu müziğin ardından koşmasının sebebini sadece notalar ekseninde görmek sadece ve sadece bu müziği zerre kadar bilmemekti. Marx’ın dediği gibi; “Yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır.” Yani müziğimizi yaşam koşulları oluşturdu; aşk, sevgi, nefret, yoksulluk, yoksunluk, fabrika bacaları, dumanlar, Birmingham sokaklarındaki lambaların altına kümelenmiş fabrika işçisi gençler… Giz tam da bu dinamiklerdeydi…


Heavy Metal dinlemeye başladığım dönemler, tüm heavy metal tarihi için en durgun dönemlerdi. Yani 1994-1995 yılları. O zamanlar Nirvana gibi kelimenin tam anlamı ile “bullshit” grunge grupları ortalığı sarmıştı ve bütün gençler, bütün yaşıtlarım bu tarz kaybetmiş, yaşamla ilişkilerini pasifize biçimde kuran, nihilist grupların dinleyicileriydi. Ama ben modayı takip etmek yerine kulaklarımın ve karakterimin çığlığı olan, daha güçlü, daha karşı koyucu, hayata karşı kaybetmiş değil de ona meydan okuyan müziği seçmiştim. Bu yüzden heavy metal ile olan ilişkimi (aynı zamanda benimle aynı jenerasyondaki herkesi de) çok değerli ve ayakları yere basan biçimde görüyorum. Bizler, seksenlerin sonunda kolejlerde, İstanbul’un elit semtlerinde moda olan heavy metal akımının etkisi ile değil, tıpkı üst paragraflarda belirttiğim Birmingham sokaklarına benzer biçimde heavy metali seçmiştik. İşte tam da bu yüzden Mor ve Ötesi ya da Dream Theater gibi “false” grupların fanı değil; Running Wild, Thin Lizzy, Exodus, Diamond Head, Saxon, Warlord, Grave Digger, Candlemass, Accept, Vendetta, Angel Witch, Manila Road ve saymakla bitmeyecek muhteşem grupların fanı olduk.


Vakit buldukça yazıları güncellemeye çalışacağım. Yıllar öncesinden ya da günümüzden bir albümün kritiği, bir grup tanıtımı, haftalık müzik listesi, sevdiğim şarkılardan oluşan compilation albüm tavsiyeleri, belki Neşet Ertaş ya da Mahsuni Şerif üzerine bir yazı ya da felsefenin sanata dokunduğu alanlarına ufak yolculuklar… her şey olabilir. Olmayacak tek bir şey var o da “false music”


Keyifli okumalar..!

2 yorum: